Arzın merkezine yolculuk | Kitap Haberi

Arzın merkezine yolculuk

Pakistan doğumlu Tarık Ali, 1987'de kaleme aldığı Sokak Savaşı Yılları'nda "eski solcular"a kızıyor; 1960'lar sonrası Avrupa solunun, Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra yeniden yapılanan dünyanın kötü yürekli baş aktörleri için nasıl da kıdemli asistanlar yetiştirdiğini anlatıyor hayıflanarak.

Tank Ali'nin 1987'de kaleme aldığı ve Sokak Savaşı Yıllan adını verdiği kitabı, 2005'te yeniden genişletilmiş haliyle basıldıktan sonra geçtiğimiz haftalarda Agora tarafından Osman Yener'in çevirisiyle Türkçe'de de yayımlandı. Bu fikrime katılmayacak olanlar olabilir ama bence Tarık Ali 20. yüzyılın en önemli gazetecilerinden biri. Bu niteliğinin kaynağı ise doğduğu ülkeden, Pakistan'dan Batı'ya yani "arzın merkezf'ne yaptığı fiziksel ve zihinsel yolculuğu asla bitirmemiş olması. Sokak Savaşı Yılları'nı pek çok kişi 1968 kuşağının öyküsü olarak okuyacaktır. Muhtemelen Agora Yayınları'nın bu kitabı 1968'in 40. yılında yayımlamasının nedeni de budur. Ama bu yaşam öyküsünün bambaşka bir anlamı daha var ki, o anlamı kavramak için Tarık Ali'nin ikinci baskıda epik 68 anlatısının önüne eklediği bugüne ilişkin notları dikkatlice okumak gerekiyor.
Batı'da üretilen siyaset biçimlerinin, II. Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş atmosferinde nasıl olup da tüm dünyayı kasıp kavurabildiğinin izini sürdü Tarık Ali hayatı boyunca. Yaptıklarının niteliğine bakılmaksızın, etki alanlarının niceliksel genişliği yüzünden "büyük" diye nitelendirilen dünya "liderleri"ne değil, onları tahtlarından etmeye ahdetmişlerin perspektifiyle baktı dünyaya. Tarihin küçücük "merkezi"ne sıkışıp kalmak yerine, o "merkez"in kanından beslendiği çevrenin öyküsünü yazdı. Bu bir gelecek perspektifi ve kariyer planından çok, ateşi içinde bir vicdanın dayatmasıydı. Kuşkusuz Tarık Ali'ninki gibi gazeteci ve bürokratlarla dolu bir aileden gelip, Oxford'da okuma şansı bulan bir gazetecinin yapabilecek bir sürü işi olabilirdi. Mesela ondan rahatlıkla bir Salman Rüşdi, bir Martin Amis, bir Orhan Pamuk da çıkabilirdi. Seçmedi. Bunun yerine Derek Jarman, Edward Said, Paul Foot, Abdurrahman Münif gibilere saygılarını sunmayı tercih etti.
Tarık Ali kitabının ikinci bölümünde, kendisinin 1950'lerde, ailesinin kitaplığmdaki Stalin ve klasik Rus edebiyatı yan yanahğı içinden siyasetle tanışmasıyla başlayan ve daha çok 1960 civarı Avrupa siyasetinin dünyayı nasıl sarmaladığına ilişkin notlar, gözlemler, anılar yer alıyor. Siyasi atmosfer değiştikçe ailenin kitaplığmdaki sıralamalar da değişiyor. Başlangıçta baş köşede duran Stalin, zamanla tavan arasındaki kurtlu sandıklara gömülüyor... Bu bölüm gerçekten epik bir nitelik taşıyor, çünkü o dönemin ürettiği muhalefetin enerjisi kısa bir süre sonra başka şeylere dönüşecek türden taze bir enerjiyle dolu. Kendi adıma bu enerjinin yoğunluğundan çok, Ali'nin anlattığı siyasal atmosferin bulaşıcılığından etkilendiğimi söylemeliyim. İletişim
olanaklarının bugünkü kadar gelişkin olmadığı bir dönemde, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir durum ya da olayın, söz gelimi Kongo'da Lumumba'nın öldürülmesinin Lahor'da bir sokak gösterisine sebep olup Fransa yanlısı iktidarı ürkütmesi hayli heyecan verici. Ama yine de büyüklerim af buyursunlar o günlerde sokaklara taşan enerjinin bugüne kalabilen çeşitli görüntüleri yüzünden söz konusu dönemin sokak savaşları artık beni heyecanlandırmıyor. Bu heyecansızlığımın nedeni ise Ali'nin kitabını genişletirken anlattığı en yakın tarihte gizli.
Tarık Ali ikinci baskının "Şimdinin ve O Zamanın Tarihinden Kesitler" başlığını taşıyan ilk bölümünün işaretini, kitabın ilk baskısının son bölümünde veriyor aslında. Son bölümün başlığı Sapkınlar ve Dönek
ler. Bütün bir kitap boyunca arada bir güncel politikanın insanları birkaç on yılda nasıl da yollarından döndürebildiğini anlattıktan sonra, bazen onu küfretmeye zorlayan üslubunu iyice ağırlaştırıyor. Aldıkları yenilginin ağırlığına katlanamayıp intihar edenler, irili ufaklı diktatörlere dönüşenler ya da ruhlarını artık her kimeyse birine satanlar, melankoliye bürünenler alıyorlar paylarına düşeni. îlk bölüm ise 21. yüzyılın ilk yıllarını özetliyor. Ve Tarık Ali muhalefete de muhalif.
Tarık Ali'nin anılarıyla, ilk bölüm arasında gidip gelerek anlıyoruz ki 1950'lerde kurulmaya başlayan düzen, Batı için bir tür fiziksel geri çekilme ve hazırlanma zamanına tekabül etmiş. 20. yüzyılın sonunda Batı'nın "dinamik unsurları" yeniden kılıç kuşandıklarında ortalıkta dolaşmaya başlayan demokrasi, insan hakları ve özgürlük naraları ise savunma kalkanı olarak kullanılan sırıtışlardaki sinsi parlaklıklarmış. Bu güzel düşler çalınan minarelere kılıf olmuşlar. Vietnam, Kore, Filistin, Bosna, Irak bu açıdan bakıldığında arzın merkezinde olmayan herkesin sıkıştırıldığı Babil kuleleriymiş. İlk bölümde Tarık Ali kendisinden beklenenin aksine pis sırıtışlı amca ve teyzeleri (Reagan, baba oğul Bush'lar, Clinton, Thatcher, Blair vs.'yi) eleştirmiyor. Onların bir nevi kendi tabiatlarının gereğini yerine getiriyor oldukları kabulüyle yola çıkıyor ve asıl onlara muhalefetedenlerin ya da etmesi beklenenlerin nasıl da zemin ve meşruiyet kaybettiklerine bakıyor. Kestirmeden söyleyelim: "Eski solcular"a kızıyor, 1960'lar sonrası Avrupa solunun, Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra yeniden yapılanan dünyanın kötü yürekli baş aktörleri için nasıl da kıdemli asistanlar yetiştirdiğini anlatıyor hayıflanarak. Bunun örneklerine solun ulusal sınırlarımız içinde geçirdiği dönüşüm ve değişimler esnasında da rastladık biliyorsunuz. İsim telaffuz etmeye lüzum yok, Tarık Ali'nin şu cümlesinden yola çıkarak teşhis edilebilir bahse mevzu karakterler: "Birçok dönme gibi onlar da atak bir özgüven sergilemenin peşindeler. Polemik ve ideolojik becerilerini solun içindeyken biledikten sonra, şimdi aynı yetenekleriyle eski dostlarının karşısına dikiliyorlar. Dolayısıyla da imparatorluğun faydalı budalaları rolüne soyunmakta bir beis görmüyorlar. Oysa bir süre kullanılacak ve daha sonra kenara atılacaklar, bunu hepimiz biliyoruz."