Bana yazar dediklerinde yüzüm kızarıyor | Kitap Haberi
Bana yazar dediklerinde yüzüm kızarıyor
Dizginlenemeyen bir merak, sınırsız bir çalışma gücü... Yazma yeteneğinin yanında bu özellikler olmasa, yazarlık ne kadar sürer, kim bilir. Seyit Göktepe'yi de genç yaşta durulmuş, olgunlaşmış bir yazara dönüştüren bu özellikler kuşkusuz. Bir yazarı en fazla yansıtan kitabının ilk kitabı olduğu varsayılır. İlk kitap, yazarın ta yüreğinden kopmuştur ve kendiliğindendir. Oysa, Seyit Göktepe, üçüncü kitabı Ben Ol da Gör'de daha fazla kendini bulmuş ve ancak anlatabilmiş görünüyor. Göktepe bu kitabında dil oyunlarından uzak duruyor, sadeliği bilerek ve isteyerek tercih ediyor.
Ben önce yazma serüvenin nasıl başladı diye sormak istiyorum. Gerçi biraz biliyorum ama...
Anlatayım tekrar. 1990'ların ortası (1994-1995), ortaokul yıllarımda şiir yazmaya başladım. O şiirlerden hiçbiri bir yerde çıkmadı. Daha o yıllarda ben, öykünün ne olduğunu bile bilmiyordum. Saime hocanın (resim öğretmenim) bana önerdiği birkaç kitap vardı. Birisi "Şeker Portakalı"ydı, birisi "Mercan Adası"ydı. Bir de Aziz Nesin kitaplarını okumamı önermişti. Aziz Nesin'lere ulaşamadım ama Mercan Adası'nı, bir de Şeker Portakalı'nı yeni yıl tatilinde okumam için bana getirdi. O kitapları getirdiği gün bana "Senin şiirin pek şiir değil, öyküye daha yakın, sen öykü yazmalısın, bir dene" demişti. Ama ben öykünün ne olduğunu bile bilmiyorum. Ne ki, bu olayın üstünden dört sene geçtikten sonra, öykü yazarken buldum kendimi. Fakat o vakte kadar yani üç yıl içinde şiir yazdım yine. Büyük bir defterde o şiirleri tuttum. Yine okuttum lisedeki öğretmenlerime. Onların da söylediği bir şey vardı: Düzyazıya yakındı benim şiirlerim. 1998'de ilk öyküyü yazdıktan sonra bir cesaret geldi bana. Yazmaya böyle cesaret ettim sanıyorum ama önce şunu hep bildim: İyi bir yazar olmak istiyorsan, iyi bir okur olacaksın. Yazma serüvenim içerisinde çok önemli iki isim var: Birisi Selim İleri, birisi de Hulki Aktunç. Bunları özellikle her yerde söylüyorum, yine söylemek isterim. Hulki Aktunç... Onun daktilosuyla yazmaya başladım biliyorsun, bana armağan ettikten sonra. O daktiloyu armağan olarak aldıktan sonra, benim için ihtiyaç olan öykü, adeta bir borç oldu. O daktiloya layık olmak için yazmam gerekiyor diye düşündüm kendi kendime. Tabii onun da beğenisini, övgüsünü aldıktan sonra daha bir cesaretle yazdım. Bu ilk kitabım yayınlanana kadar böyle sürdü. Evet, ilk kitabın çıkması... Kitap çıkınca, "Acaba yazar mı oluyorum ben giderek?" diye düşünmeye başladım. Hâlâ da düşünüyorum, yazar mı oluyorum ben acaba diye... Kendimi asla yazar olarak görmüyorum. Yazar denildiğinde bana, yüzüm kızarıyor. Öykücü denmesi daha hoşuma gidiyor. Daha kırk fırın ekmek yemem gerekiyor yazar olmak için.
Ustalarını söyledin, etkilendiğin yazarların bir kısmını da söyledin.
Ama etkilenmek deyince... Hiç kendi kendime şunu demedim: Bu ya da şu yazar gibi yazmalıyım. Etkilenmek bende şöyle oldu: Yazdıklarından heyecan duyduğum, coşku duyduğum yazarlar oldu.
Zaten onu kastediyorum. Yani, onun gibi yazayım diye değil de...
Evet, heyecanlandığım, yazdıklarını okuduktan sonra bende yazma isteği uyandıran yazarlar...
Evet, Hulki Aktunç'un dediği gibi...
Kışkırtan yazarlar oldu beni. Mesela, kışkırtmak deyince benim aklıma hemen gelen isim: Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Onun öyküleri kadar beni sarsan çok az öykü sayabilirim. Onun her satırı, her sözcüğü benim için gerçekten bir ufuk açtı, kapı açtı. Hasan Ali Toptaş da aynı şekilde. Bunlar hep ilk öykülerimi yazdığım dönemin ustaları oldu. Sonraki yıllar içerisinde dünya edebiyatını da elimden geldiği kadar tanımaya başlayınca, hem ufkum açıldı, hem de başka beni heyecanlandıran ve kışkırtan yazarlar tanıdım. Bunlardan bir tanesi Milan Kundera'dır, biri de Beckett'tir. Beckett'i ve Kundera'yı, öncelikle Beckett'i okuduktan sonra, o 3-4 yıl, ilk kitaptan sonra bir yere kadar getirdiğim o öykünün artık çok başka bir yere gitmesi gerektiğini hissettim. Çok başka bir dünya vardı Beckett'te. O dünyayı kıyısından, köşesinden kurcalamaya başladım. Sezgilerimle kurcaladım tabii, ne bileyim, derin okuma, içini görme durumu yok. Sezgilerimle sadece, nasıl böyle bir yazı olabilir, nasıl böyle bir öykü olabilir diye... Kendi öyküme dönüp baktım. Beckett benim öykümü okusaydı, acaba ne derdi ya da Beckett benim hissettiğim durumları anlatacak olsaydı, nasıl anlatabilirdi acaba diye düşünmeye başladım. Bu benim için bir kırılma oldu. Ondan sonra yazdığım öykülere baktığımciddi bir değişiklik görüyorum. Kundera'yı da Beckett'ten 2-3 yıl sonra okudum. O da başka bir kırılma noktası oldu benim için. Beckett okuduktan sonra getirdiğim öyküyü, Kundera'yla birlikte başka bir kanala doğru taşıma ihtiyacı hissettim.
Son kitabında özellikle ailenin erkeklerini işlemişsin. Onlarla iletişiminin çok derin olduğunu gördüm. Anneden, kardeşten de bahsediyorsun ama baba, amca, dede daha ön planda...
Zaten edebiyat tarihi içinde baktığınızda, baba-oğul ilişkileri, her zaman bir konu olarak işlenmiş. Turgenyev'in ilk akla gelen "Babalar ve Oğullar"ından, sonraki yıllar içerisinde yazılanlara değin... Sanıyorum orada bir iktidar ilişkisi giriyor devreye. Baba/oğul, amca/yeğen, dede/torun, dede/baba... Aslında galiba böyle bir iktidar da değil de, bir anlayış, bir hissediş farklılığı doğuyor, neredeyse bir içsel çatışmaya dönüşüyor o ilişkiler... Ben öyle hissediyorum, öyle görüyorum. Öykü de bir anlamda benim için uzlaşma değil, bir çatışma ortamı... Dünyayla zaten uzlaşmış, insanlarla uzlaşmış, belki doğayla uzlaşmış insanın yazıya çok fazla ihtiyaç duyacağını sanmıyorum. Öyle bir ihtiyaç duymaz. Okur olarak da duymaz, yazma ihtiyacı olarak da duymaz. O aile içerisindeki ilişkilerde doğan çatışmanın bendeki ifadesi olarak belki öykülerimde baba, dede, amca çok yer ediyor. Baktığınızda da zaten o ilişkilerde, hep bir anlaşmazlık söz konusu. Fakat içten içe de o anlaşmazlığın arkasında, aslında söylenememiş sözler vardır. Söylenememiş sevgi sözleri, söylenememiş kabuller... Evet, ben bunu kabul ediyorum ama ancak yazıda dile getirebiliyorum. Çünkü öteki türlü, sözle, konuşarak olmuyor ya da olamıyor. Öyle demek lazım belki...
Sen anlattın, benim fazla sormama gerek kalmadı. Edebiyat anlayışın hakkında söyleyeceğin bir şeyler var mı?..
Edebiyat anlayışı denilen şeyin oluşması için kesinlikle bir birikimin olması gerektiğine inanıyorum. Okumayan, ustalarını bilmeyen ya da sanatın diğer kollarıyla birebir ilişki içerisinde olmayan bir yazarın çok fazla kendisini okutabileceğini düşünmüyorum. Yine Spielberg'in sözünü anmadan geçemeyeceğim. Bunu bana Hulki Aktunç söylemişti. Demiş ki: "Ben hayatım boyunca görmek istediğim filmleri çekiyorum." Belki ben de okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Böyle bir şey, evet, rahatlıkla diyebilirim: Okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Bir de, bir anlayış olarak değerlendirilebilirse bu, şunu söylemek istiyorum: Olaya dayalı öyküyü yazmayı çok fazla sevemedim. Olay hep biraz daha alttan akar, asıl belirleyici olan durumlardır benim öykülerimde. Özellikle ilk iki kitapta durumlar daha belirgindir. Olaylar az, hatta kimi öykülerde yok denecek kadar azdır. Son kitapta yine olayları biraz daha ön plana çıkardım. O da az önce bahsettiğim okumalar ekseninde gelişen bir damar olarak açıldı bende. Bu konuda Tarık Dursun K., gerçekten benim için bir kırılma noktası oldu. Benim Sait Faik'imdir diyebilirim Tarık Dursun K. için. Çünkü Türk öyküsü için Sait Faik'in açtığı kapıyı çok dar alanda, çok dar anlamda Tarık Dursun K. benim için açmıştır. Çok basit durumların öyküsünü yazmak konusunda bana tek bir cümlesiyle ilham verdi. Bir gün vapurda karşılaştık. İnerken şunu söyledi: "Son yolcular da indi vapurdan..." Kendi kendine bunu söyledi, o durumu ifade etmek için... Ben bir an şöyle kaldım. İleride yazabileceği bir öykünün ilk cümlesi de olabilirdi. Onun gözüyle oraya baktığımda, bir yazarın algılayış biçimini kavramak açısından da benim için müthiş bir ufuk açtı. Yani, bir yazar demek ki bu gözle bakıyor. Halbuki ben o güne kadar vapura, "Sesi var, denizin üstünde gidiyor, deniz diyelim ki bir çocuğun oynadığı bir leğenin içerisinde kopan bir fırtına, aslında büyümüş, deniz olmuş..." Ama burada gizli şeyler ararken, hep böyle zorlarken denizi, vapuru, çok başka dünyalarda onları kendimce görmeye çalışırken, bir baktım, son derece sıradan bir durumun, son derece sıradan bir atmosferin içerisinde, öykü çok rahatlıkla doğabiliyormuş...
SALİHA YADİGAR
YENİ ŞAFAK
04.04.2008

John Berger'ın romanları düşünce ve bilgiyle buluşur. Yarattığı görsellik ise onun disiplinlerarası kimliğine bağlanabilir.




RSS
