Chp Roman Mükâfatı

Fahim Bey ve Biz

Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
Yazar : Abdülhak Şinasi Hisar
Kategori : Öykü
Basım tarihi:2005 / 1. Baskı
Kapak : Karton
Sayfa sayısı :134
Kağıt:2. Hamur
Ebat:13,5x21
ISBN:9789750809920
Dil : Türkçe
Etiket fiyatı : 7.36 + %8 KDV = 8 TL
Kültür TV fiyatı 6.40 TL

 

 

Türk edebiyatının usta kalemi Abdülhak Şinasi Hisar'ın bütün yapıtları Yapı Kredi Yayınları'nda...

Halit Ziya Uşaklıgil'in 'Türk edebiyatı tarihinde birden bire fırlamış bir irtifa noktasını gösteren bir tepe mesabesindedir' dediği Fahim Bey ve Biz, 1942 yılında CHP Hikâye ve Roman Mükâfatı'nda ödül de almıştı

TADIMLIK

VI

Saatler

Eniştem, Fahim Beyi, haremi Saffet Hanımı da halam tanıyorlar ve onlar bu ailenin hususiyetleri hakkında daha başka tafsilât veriyorlardı.
Halam, Saffet Hanımı çok saffetli bir kadın diye pek severdi. Arada bir evine giderek onunla görüşürdü. Ancak bir ev olunca onda serzeniş ve niza da tabiî büsbütün eksik olmazmış. Fahim Bey bazen Saffet Hanımın sevgili mangalına 'Hanım! Yine kömür kokuyor!' diye itiraz edermiş. Saffet Hanım da Fahim Beyin bilhassa sevdiği bâzı alafranga peynirlerin kokularından huylanır, onların bulunduğu dolaptan uzaklara kaçarmış. Bu gâvur peyniri kokuları için halama 'Vallahi, hemşire! Bu kokuları alınca bana içim çürümüş, dünya ekşiyerek kokmuş gibi geliyor da tahammül edemiyorum!' dermiş. Mangalına Fahim Beyin böyle itiraz ettiğini duyunca Saffet Hanım ateşlenir, 'Bey, bey! Bu evde asıl kokan senin peynirlerin! Vallahi, bu kokmuş şeyleri nasıl yiyorsun, şaşıyorum!' diye cevap verirmiş. O zaman Fahim Bey de 'Onları sen yemiyorsun, ama âlem yiyor, Hanım! Sen asıl şu mangalındaki marsıklara bak! Vallahi bir gün zehirleneceksin, bizi de zehirleyeceksin!' dermiş. Ve gazetelerin eskiden beri yazmış olduğu bütün mangal kömürü yüzünden zehirlenip ölme hâdiselerini tâ senelerden beri geçmiş olanlarından başlayarak birer birer sayarmış. Ve o zaman Saffet Hanım da içini çeker, 'Acaba gazetelerindeki işaretler bunlar için midir?' diye düşünmeye dalarmış.
Evet, Saffet Hanımın da, ne yapsın, kadınlık hali, bazı sinirli günleri olur, onun da, elden ne gelir, her zaman günü gününe uymazmış ve böyle vakitlerinde o büyük ve asılı saatlerin işlemesini beynine vurulan çekiç darbeleri gibi duyarmış. Saffet Hanım, bazı günler, ekseriyetle o kadar hoşuna giden bu evinden, yaşayacağı zamanın en çoğunu içinde geçirdiği bu küçük evde hiç değişmeden geçen saatlerden, hiç değiştirilemeden gittikçe eskiyen eşyalardan, dünyanın hiçbir zaman dinmeyen, hep dinmeden bir sel gibi akan felâketlerinden, onları tespit eden ve Fahim Beyin odasında üst üste insan boyunca yığılan gazete koleksiyonlarından, bu yoksul hayatı yaldızlayan ve hep yarına kalan zengin olmak hülyasından, bu kokan alafranga peynirlerden, hülâsa hiçbir vakit gönlünün istediği bir zamana vâsıl olmadan hep fânî olan saatlerin birer birer ve tatsızca geçtiklerini haber veren saatlerden, evet, bazı günler Saffet Hanım artık müthiş bir yorgunluk ve bıkkınlık duyarmış. O zaman, başka günler ayar edip kurmaya o kadar itina ettiği bütün saatlerini, o sofadaki kuyruklu saati, o duvarda asılı çalar saati, o aynanın önündeki münebbihli saati, ve hattâ çok kere hırkasının üst mendil cebinde duran mineli, kıymetli, hususî saatini, gûya onlara bir ceza vermek ve onlardan bir intikam almak ister gibi kurmaz, onları durmuş oldukları meyus bir saniyede bırakırmış. Bu duran saatlerin etrafında zamanlar göze görünmez bir süratla geçer, fakat nefesleri bu durmuş saatleri işletemezmiş.
Saffet Hanımın neşesinin yerinde olup olmadığı bu kâh sallanarak safalı seslerle işleyen, kâh somurtarak sükût ile duran saatlerden belli olurmuş. Ve birbiriyle daima iyi geçinen bu karı koca arada bir ancak bu meseleden dolayı hafif tertip bozuşurlar, birbirlerine, bir iki saat kadar, kırgın ve kızgın dururlarmış. Her işini vaktinde görmeye ve her sabah işine vaktinde yetişmeye pek meraklı olan Fahim Bey, bir gün, meselâ 'Hanım, gene saatleri kurmamışsın!' diye şikâyet edermiş, 'bak bir buçuk olmuş!' Saffet Hanım ise 'Hayır, daha saat bir!' diye iddia edermiş. Kavga bir müddet devam eder, ikisi de kendi saatlerinin doğruluğunda ısrar ederlermiş. Fakat ikisi de biribirlerine o kadar inanırlar, her biri ötekinin sözünün doğru olacağında o kadar şüphe etmezlermiş ki, sonra, ikisi de, birbirinden gizlice, saatlerini biri çeyrek geçeye ayar ederlermiş! Ve işte bu yüzdendir ki ha büsbütün dursunlar, ha işliyedursunlar, bu evdeki saatlerin doğruluğuna pek de inan olmazmış!
Evet, herkesçe 'deli' diye anılan enişteme tahammül etmek sabrını gösteren halam bazen de 'Hiç Fahim Bey gibi delişmen bir adamla senelerden beri yaşamak kolay mı?' derdi ve Saffet Hanımda gördüğü bazı garip huyları kocasının tesirine hamlederdi. Saffet Hanımın küçük, süslü, münebbihli bir orta saati varmış. 'Lâkırdıya dalıyorum da geç kalıyorum' diye herkes gibi cebindeki sessiz saatiyle iktifa etmeyerek, misafirliğe gidince, onu kurar, beraber götürürmüş. Ve bu saat çalınca lâkırdısını keser, kalkar, evine dönermiş. Bir gün görüşmeye halama gelmiş. Orta masasının üstüne bir eski gazete parçasına sarılı ufak, tümsekçe bir paket bırakmış. Buna tabiî kimse ehemmiyet vermemiş. Fakat herkes tatlı tatlı konuşurken odanın içinde birdenbire bir 'kızılca kıyamet' kopmasın mı? Zavallı halamın yüreği yerinden oynamış. Meğer bu Saffet Hanımın kurulu getirdiği münebbihli saati imiş! Onu duyunca Saffet Hanım bir şey olmamış gibi kalkmış, 'Vakit gelmiş, hemşire!' diye paketini eline almış, çıkıp gitmiş!
Halamın Saffet Hanım hakkında anlattığı şeyler bütün bir muhabbet cilâsıyla parlardı. Fakat Fahim Beye hiç tahammül edemeyen eniştem bu ailenin hususiyetleri hakkında en ağır ithamlarda bulunmaktan çekinmezdi. Eniştem Fahim Beyin bütün âdet ve tabiatlarını tezyif ediyordu. Kendisi deli diye tanılmışken, ona 'Delinin biri!' diyordu. Kendisi etrafına hep bir allâme tesiri yapmak isterken onun için 'Malûmat paralamadan konuşamaz. Elfünunu cunun!' diyordu. Kendisi Arabistan'dan getirdiği janjan renkli birtakım ipekler, canfesler ve kumaşlarla giyinirken, onun esvaplarını fazla alafranga bularak 'Züppeliği giyiminden belli!' diyordu. Kendisi türlü türlü yemeklere düşkünken, onun kokulu birtakım peynirleri sevmesini gizli ve günah bazı temayüllere, maksatlara atfediyordu. Kendisinin en hatır ve hayale gelmez hizmetçilerle birçok münasebetsiz münasebetleri duyulduğu ve bunlar ikide bir zavallı halamı çileden çıkardığı halde, onun her akşam Fransızca gazeteleri okumak bahanesiyle Beyoğlu'ndaki Gambrinüs birahanesine gitmekteki maksadının orada hizmet eden bir kıza 'kur yapmak' olduğunu söylüyordu.
Onun bu münafereti bu iki adamdan birinin Şark kültüründen hiç ayrılmamış, ötekinin ise Garp kültürüne bağlanmış olmalarına atfedilebilirdi. Filhakika çocukluğumda ve ilkgençliğimde gördüğüm bütün evler, mahalleler, mesireler ve buralarda rastgeldiğim çocuk, kadın ve erkek bütün insanlar benim daima –bir salıncağın verdiği lezzetle– birinden ötekine gidip gelmeye alışık olduğum Şark ve Garp âlemlerinden birinde kendiliklerinden birer yer alırlardı. Medinei münevvere ve Mekkei mükerreme'ye gitmiş hacı eniştem ve Çamlıca'daki yeşil boyalı köşkü Şarkın garpten en uzak olan bir köşesinde kalıyorlar; Fahim Bey ise, Şarklı birçok âdetlerine rağmen, bu iki dünyayı biribirinden muttasıl ayıran hudutların ötesinde, Garplı bir tesir yapacak bir mevkide kalıyordu. Bunun için ben de bu anlaşmamazlıklarını uzun müddet bu sebebe, bu terbiye farklarına hamletmiştim. Ekseriyetle şahsî hesaplarda gizlenen bu sebepleri nafile yere böyle yükseklerde ararız. Hayattaki bunca tecrübelerimiz çok kere en doğru teşhis olan en âdi teşhisi koymamıza kâfi gelmiyor. Ve işte bunun içindir ki hemen daima göstermiş olduğumuz saffete sonradan acımaya mahkûm oluruz. Nasıl ki –bunu kendisi hiçbir zaman itiraf etmemiş olduğu halde– eniştemin de Fahim Beye karşı münaferetinin mahrem sebebi, hiç durmadan taşan kininin menbaı büsbütün şahsîydi: Evvelce defterdar, sonra mutasarrıf, nihayet vâli olarak her gittiği yerde rüşvet almak, ihtilâs etmekle itham edilen eniştemin bu yüzden bir hayli servet biriktirmiş olduğu rivayet edilirdi. Halbuki bizim yabancıların hiç duymamalarını istediğimiz şeyleri onlar çok kerre mübalâğa ile bilirler ve onların hakkımızdaki yanılmaları bizim istediğimiz noksandan değil, ancak bunun aksine bir fazladan ileri gelir. Eniştem kendisine atfedilen bu şeylerin mikyas ve miktarı yanlış, fakat esası doğru olduğunu ve aleyhinde söylenenlerin ancak hesaplarındaki mübalâğadan dolayı hataya düştüklerini herkesten iyi bilmesi lâzım gelirdi. Fakat Fahim Beyin gûya bir mecliste kendisinden muhtelis diye bahsetmiş olmasını bir türlü hazmedemiyordu ve onun bu günahını artık ömrünün sonuna kadar affetmeyecekti.
Eniştem, Fahim Beyin bu hareketini babama karşı da bir ihanet diye telâkki ederdi ve babamla eniştemin aralarında Fahim Bey yüzünden için için münakaşalar hiç eksik olmazdı. Gayet bunaltıcı bir temmuz günü, babam, ben ve dışı beyaz, içi yeşil ipek şemsiyesiyle eniştem, köprünün üstünden, sanki kapısı açık bir fırının önünden geçiyor gibi, yana, terliye geçiyorduk. Yeryüzüne güneşten ışık değil de ateş dökülmüş gibi, gûya yalnız insanlar değil, hava ve her şey yanıyor, sanki yalnız insanlar değil, bacalar, dumanlar ve sesler bile terliyordu. Uzaktan Fahim Bey görününce eniştem 'Neyse, Fahim Bey sökün etti. Memuldür ki âdeti veçhile gelir, bir soğukluk yapar!' dedi ve bize, sözünün beğenilmesini bekliyen müşfik bir tebessümle baktı. Babam ise 'A birader! Soğukluk istiyorsanız neye başkasından beklersiniz? İnsan kendi işini kendi yapmalı!' diye cevap vermişti.
Eniştemin Fahim Beye karşı insafsızlığının derecesini sonraları kaç kere görmüştüm. Öyle ki o artık bu kin ile bu evin her şeyine, hattâ Saffet Hanımın elleriyle kurulan bütün saatlerine, işleseler de, işlemeseler de, toptan itiraz ediyordu ve 'Esasen içinde namaz kılınmayan bir evin saatlerine itimat etmek caiz değildir!' diyordu. Zira herkes gizlice hiyanet ettiği bir ahlâka hürmetini başkalarını itham ile ispat etmek ister; belki samimî, belki müraî bir taassupla eniştem Fahim Beyin bütün hareketlerini kusurlu bulur ve tenkit ederdi, ama velveleli bir öfke içinde ona karşı sert bir yüzle serdettiği en büyük itham onun bir münkir, bir kâfir olmasıydı!


(Tanıtım bülteninden)

Bu kitaba video yüklemek ister misiniz?

 

Yorumlar


Bu kitaba ilk yorumu siz yapmak ister misiniz?

Yorumunuzu ekleyin

Bu kitabı kimler önermiş?


Sadık Yalsızuçanlar


Bu kategorinin çok satanları


Bu kategorinin ilgi görenleri


Bu kitabı alanlar bunları da aldı