İktidarın Sembolleri ve İdeoloji

Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
Yazar : Selim Deringil
Çevirmen :Gül Çağalı Güven
Kategori : Türkiye Cumhuriyeti
Basım tarihi:2002 / 1. Baskı
Kapak : Karton
Sayfa sayısı :250
Kağıt:1. Hamur
Ebat:16,5x24
ISBN:9789750803159
Dil : Türkçe
Etiket fiyatı : 12.88 + %8 KDV = 14 TL
Kültür TV fiyatı 11.20 TL

 

 

Kuşkusuz II. Abdülhamid?in saltanat yılları Osmanlı tarihinin en kritik dönemlerinden birini oluşturuyor. Bir tarafta modernleşmenin getirdiği zorunlu dönüşümler diğer tarafta geleneksel kimliği koruma çabaları... İktidarın Sembolleri ve İdeoloji bir imparatorluğun Batı dünyasına karşı verdiği hayatta kalma mücadelesini başarıyla aktarıyor. ABD?de her yıl Middle East Studies Association tarafından verilen ?Fuad Köprülü Ödülü?nü kazanan bu başarılı araştırma, modernleşme tarihimizin bu sisli dönemine farklı açılardan ışık tutuyor. Günümüzde Avrupa?yla bütünleşme sürecinin yarattığı pek çok sorunun kökenini bu kitapta bulacaksınız.
TADIMLIK

Gene de, padişahın mutlak hükümranlığı kuruldukça, başıboş dolaşan şeyhlere, kuşkuyla bakılmaya başlandı. 21 Haziran 1887'de, Ankara vilayetinden, Dağıstanlı denilen Ahmed Efendi'nin Ankara yakınlarında yerleştiği ve 2,000 kadar mürit topladığı bildirildi. Raporda şunlar belirtiliyordu: "Bu sayı artacağa benziyor (...) Bunun arzu edilmeyeceği çok açıktır." Bu nedenle, şeyhin bir maaş bağlanarak Şam'a gönderilmesine karar verildi.113
Dinsel ateş ve coşku, bir şeyhin kendisini bağımsız bir bağlılık odağı olarak kabul ettirmediği sürece kabul edilebilir görülüyordu. 1 Aralık 1890'da, ünlü Nakşibendî şeyhi Gümüşhanevî Ahmed Efendi'nin, padişahın buyruğu üzerine soruşturulduğu bildirilmekteydi. Saygıdeğer şeyhin oldukça karışık bir geçmişi olduğu belirlenmişti. 1860'lar ve 1870'lerde, Ahmed Gümüşhanevî kendisini Bâb-ı Âli yakınlarındaki Fatma Sultan Camii'ne tayin ettirmiş, burada bir mürit çevresi oluşturmuştu. Bu grup, Gümüşhanevî'yi onaylamayan öteki din adamlarını dövecek kadar Şeyh Ahmed'e bağlanmıştı. Dahası, Fatma Sultan Camii'ne, "sürekli burada oturmak ve Halife'nin sözü geçen camideki odasını, bir çeşit bekâr odası gibi kullanacak dereceye kadar" yerleşmişlerdi.114
Geçmişte Gümüşhanevî'yi payitahttan uzaklaştırmak için tekrar tekrar uğraşılmış, ama onu bir "ruhsal avuntu" kaynağı olarak gören üst düzey saraylı hanımefendiler sayesinde paçayı kurtarmıştı. Gümüşhanevî, bir tekke kuracağını söyleyerek önde gelen bir hanımdan bin lira almış, fakat Bâb-ı Âli'nin karşısında on altı odalı bir konak yaptırarak, burayı müritleriyle doldurmuştu. Konağın, farklı nedenlerle inşa edilmiş olması nedeniyle kendisinden alınmasından sonra bile, müritleri yavaş yavaş geri dönüp tekrar buraya yerleşmişlerdi. Rapor, bu tür olayların devam etmesini son derece tatsız olarak tanımlıyordu.115 Gene de, bu rapora rağmen, Gümüşhanevî saray çevrelerine yakın kalmayı başardı ve 1894'deki vefatına kadar tekkesinde vaaz vermeye devam etti. Özel bir teveccüh işareti olarak, Süleymaniye Camii'nin avlusuna gömüldü. Bu özel teveccühün, daha önceki dönemde ortaya çıktığına dair raporda belirtilen durumun ve Gümüşhanevî'nin Tanzimat reformcularına, yani Âli ve Fuad paşalara karşı olarak tanınmasının bir sonucu olması pekâlâ mümkündür. Abu Manneh, Gümüşhanevî'nin öğretisinin, "siyasî iktidara mutlak itaate ve topyekûn sadakate" özel bir vurgu yaptığına işaret eder.116 Bununla birlikte, eylemi daha çok öne çıkaran ve son derece güçlü olan Halidî/Nakşibendî tarikatı, saray tarafından güvenilmez ve tehlikeli olarak görülüyordu. Şeyh Erbilî Mehmed Es'ad, 1897'de padişah tarafından İstanbul'dan sürüldü ve Abdülhamid padişah olarak kaldığı sürece geri dönemedi.117
Padişahın, halkın ancak "onaylanan" din ile karşılaşmasını sağlama çabası, 6 Temmuz 1883'de, şeyhülislâma gönderilen talimatta kendini gösterir. Burada şeyhülislâm, payitahtın camilerinde "sahtekârların" eğitim verdiğine dair sarayın haberler aldığı konusunda uyarılıyordu: "Yalnızca bir sarık sararak Müslüman vaiz kisvesi takınan bu adamlar, dinsel konuların ötesine gitmeye, hattâ bazıları siyasal sorunlarda konuşmaya cür'et etmektedirler."118 Bundan başka, "iyi ailelere mensup kadınların Bektaşî tekkelerine devam etmeleri ve alkollü içkiler içmeleri" gibi son derece nâhoş gelişmeler bildirilmekteydi.119
Ne Ortodoks ne de İslâmın ana akımlarından olmakla birlikte, tasavvuf, merkezin denetimi altında tutulabildiği sürece, sıradan insanların desteğini kazanmak ve meşruiyeti pekiştirmenin yararlı bir yöntemiydi.120 Abu Manneh'in, bu konuda yazdığı çığır açıcı makalesinde işaret ettiği gibi: "Sultan Abdülhamid, bu iki selefiyle aynı fikirde gibi görünüyordu (...) Tanzimat dönemi padişahları ise, özellikle Arap vilayetlerindeki sıradan halkla bağlantılar kurmayı ihmal etmişlerdi."121 Abdülhamid'in "mezheb-i resmiyyesi" Ebulhuda al-Sayyadi, Şeyh Hamza Zafir ve Ahmad Es'ad gibi ideologlar aracılığıyla yayıldı. Halepli olan Ebulhuda, Rıfaî tarikatına mensuptu ve Şeyhü'l-meşaih (Sufi Şeyhlerinin başı) olduğu 1876'dan beri padişahın yakınlarından biri olmuştu. Kuzey Afrika'daki Şazelî-Medyenî tarikatının üyesi olan Hamza Zafir, padişahla daha tahta çıkmasından önce tanışmıştı. Ahmad Es'ad, köken olarak Anadolulu olmakla birlikte, bir din görevlisi olarak Hicaz'a atanmıştı. 1881-82'de Mısır'daki olaylar sırasında, padişahın Urabîcilere gönderdiği özel elçi olarak da işlev gördü.122
Ebulhuda'nın temel mesajı Suriye'yi hedef alıyordu ve "kendisine atfedilen 212 kadar kitap ve risale" vardı. En önemli kitabı olan Da'i al-rashad li sabbil al-ittihad va'l-inkıyad'daki sürekli mesajı, İslâm halifesi olarak Abdülhamid yönetiminin meşruiyetiydi. Mutlak hükümranlığın meşruiyeti meselesi üzerinde duruyor, bunun bir Türk-Moğol icadı olduğuna dair iddiaları yadsıyordu.123 Bu göreviyle, Ebulhuda, dosdoğru Arap hilafeti kavramına yöneltilmiş bir silahtı. Bu yüzden de, İngiliz işgali altındaki Mısır'da pek az dost edinebildi. Kâmil Paşa, 1899'da, "Mısır basınındaki tüm haince ifadeler, Devlet-i Âliyye'nin son zamanlardaki İngiliz karşıtı siyasetine karşı bir tepki, ve Mısırlı ve Arap halkın Ebulhuda Efendi'ye karşı intikam duygularının bir sonucudur" diyecekti.124
Şeyh Hamza Zafir'in temel hedefinin Afrika olduğu anlaşılıyor. Spencer Trimingham, onun 1884'de İstanbul'da basılan eseri al-Nur al-sati'nin (parlak ışık), pan-İslâmcı hareketin temelini oluşturduğuna işaret etmiştir: "Medyenî tekkelerinden, çeşitli tarikatlerin şeyhlerini etkilemeye çalışan propaganda yayılıyordu. İmparatorluk gücüyle korunan özel elçiler, Fransızlar tarafından istihdam edilen Cezayirliler arasında taraftar kazandılar..."125 Burada değinilmesi gereken ilginç nokta, Abdülhamid'in, tam da İngiliz ve Fransızların, Fransız ve İngiliz uyruklu Müslümanları potansiyel bir beşinci kol olarak kullanarak kendisine yapmalarından korktuğu şeye girişmiş olmasıdır.

(Tanıtım bülteninden)

Bu kitaba video yüklemek ister misiniz?

 

Yorumlar


Bu kitaba ilk yorumu siz yapmak ister misiniz?

Yorumunuzu ekleyin

Bu kategorinin çok satanları


Bu kategorinin ilgi görenleri


Bu kitabı alanlar bunları da aldı