Doğan Akhanlı kimdir? 1957’de Şavşat’ta doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunudur. Garson, ocakçı, balıkçı, müzik aletleri yapımcısıdır. Mayıs 1985 ile Eylül 1987 arasında Şirinyer ve Metris Askeri Cezaevinde politik tutuklu olarak yattı. 1991 yılı sonunda Almanya’ya göç etti. 1993’ten sonra çeşitli sivil toplum ve kültür kuruluşlarında basın ve halkla ilişkiler görevlisi ve proje yöneticisi olarak çalıştı. 2007’den bu yana hayatını senaryo, radyo ve tiyatro oyunları yazarak, çeviriler yaparak kazanıyor. Romanları arasında “Denizi Beklerken” (Belge Yayınevi, 1998 İstanbul), “Gelincik Tarlası” (Belge Yayınevi, 1999 İstanbul), Mart 2007\'de Kitab-Verlag tarafından Avusturya’da “Die Richter des jüngsten Gerichts” adıyla almanca yayınlanan “Kıyamet Günü Yargıçları” (Belge Yayınevi, 1999 İstanbul), “Madonna\'nın Son Hayali” (Kanat Yayınevi, 2005 İstanbul) ve “Babasız Günler” (Turkuvaz, 2009 İstanbul) bulunuyor. Ayrıca “Ona Sevdiğimi Söyle” (polisiye dizi, 13 bölüm, 2007), yönetmenliğini Mehmet Coban\'ın yaptığı “Der gelbe Satin” (“Sarı Saten”, Almanca, sinema filmi, 2007), “Nazlı Gurbet” (sinema filmi 2007), “Haydutlar Kraliçesi” (sinema filmi, 2007) ve “Beyaz Cam” (sinema filmi 2008) gibi dizi ve sinema filmlerinin senaryolarını yazmıştır. Yazarın “Talat Paşa Davası (I)-Tutanaklar” ve “Talat Paşa Davası (II)-Yorumlar” adlı iki çevirisi bulunmaktadır.


Doğan Akhanlı bu kitapları tavsiye ediyor

Köy enstitüsü öğretmeni laik ve hoşgörülü bir babanın ve beş vakit namazını kaçırmayan, zeki ve sevgi dolu bir annenin oğlu olarak, kelimenin gerçek anlamıyla dağların gerisinde, gözlerden çok uzak bir köyde doğdum. Kışları yollar hep kapalı olurdu. Köyle dünya arasındaki köprülerden biri radyo, diğeri ise yatılı okulda okuyan ağabeyimin postayla yolladığı kitaplardı. Ben daha ilkokula başlamamıştım ama ortanca abim, ablam okuma yazmayı sökmüşlerdi. Annem de ilkokul meznuydu ve okuma yazması vardı. Yatılı okulda okuyan büyük ağabeyimin yolladığı klasikleri “okuma saatleri” adını verdiğimiz ikindi sıralarında beraber okurduk. Ya annem, ya ablam ya da ağabeyim sesli okur, kızkardeşimle ben de dinlerdik. Akşam ajansından hemen sonra yatmaya gidilir, okuduklarımıza dair bölümler uyku öncesinin büyülü tartışmalarının konusu olurdu. Böylece, ilkokulu bitiridiğimde, Rus, Fransız ve İngiliz klasiklerine, John Steinberg’den, Jack Landon’a, Yaşar Kemal’den Aziz Nesin’e kadar epeyce yazarla tanışmış, edebi bir estetik duygusu yazıya karşı bir tutku olmuştu. Gençliğimi, İstanbul’da iki ağabeyimle beraber geçirmem büyük bir şanstı. İkisi de kitap kurduydu. Ortanca ağabeyim mizahi metinler ve şiirler de yazardı. Lisede dikkatini çekmek istediğim güzel bir kız vardı. Ağabeyimin, ezberlediğim bir şiirini ona okudum. Kız arkadaşım, "harika bir şey bu, sen mi yazdın?" diye sorarken, yüzündeki anlam o kadar güzel o kadar heyecan vericiydi ki, bir gün aynı hayranlığı uyandırabilecek bir şiir ya da bir metin yazma fikri kafama kazındı. Ancak, “Kayıp Denizler”i yazmaya oturduğum 28 Aralık 1995 gecesine kadar, edebi tek bir satır cümle yazmadım ya da yazamadım. O Aralık gecesi yazmaya başladığımda ise, beni memnun eden tek sayfa yazmadan ömrümü masadan kalkmadan tüketmenin kararlılığı içindeydim. Beni yazar yapan da o kararıma sadakatim oldu.


25 TL
23.5 TL
20 TL